Cem Sökmen

Cem Sökmen yazdı: Marmara Kıraathanesi, Beyazıt’ta Bir Hayat Sahnesi


Marmara Kıraathanesi, Osmanlı’nın son döneminden geriye kalan nadide aydınlarımızı, Cumhuriyetin tek partili döneminden çok partili döneme geçiş yıllarının sancılarını yaşayan gençlerle buluşturan, kadim kültürümüzün en güzel örneklerinde biridir.

İstanbul’da kitaplarınızın ıslanmaması, ya da yorulduğunuz veya bir bardak çay içmek içeri girdiğiniz kahvehanenin masalarında oturan üstatları, şairleri filozofları görünce bir İstanbul masalının içine gireceksiniz.

“Marmara Kıraathanesi’nin hikâyesini yazan” kişiler giriş kısmında otururlar. Hem Osmanlı hem Cumhuriyet devrini yaşamış emekli hocalar, kitaplarıyla evlenmiş bekârlar, öğretmenler, akademisyenler, üniversite öğrencileri, gazeteciler, Kapalıçarşı/Beyazıt/Sirkeci esnafları aynı masada oturmuş, 1960’tan sonra Türkiye’de yaşanan toplumsal, kültürel ve siyasal değişimi berber yorumlamışlar.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş Yayınları
İstanbul 2017
ısbn 978-605-9492-54-6


yazar, editör


1979 yılında İstanbul’da doğdu. Adile Mermerci Anadolu Lisesi’nden 1997’de, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünden 2002 yılında mezun oldu. Öğrencilik yıllarında Türk Edebiyatı Vakfı Gençlik Kolunu organize etti. İngilizce biliyor. 2002-2003 eğitim yılında Sakarya Üniversitesi’nde öğretim görevliliği yaptı. Yazı ve röportajları Ailem, Aksiyon, Biyografi Analiz, Moral Dünyası, Ufuk Ötesi, Türk Edebiyatı dergilerinde yayınlandı. 2004-2009 yılları arasında Nesil Grup bünyesinde 2 yıl Nesil Yayınları Basın ve Halkla İlişkiler Sorumlusu, 2 yıl Nesil Yayınları Editörü, 1 yıl da Etkileşim Yayınları Sorumlu Editörü olarak çalıştı. Halen Ötüken Yayınevi’nde editör olarak görev yapmaktadır. Evli ve 2 çocuk babası.


İLETİŞİM
cem.sokmen@otuken.com.tr
cemsokmen@gmail.com

www.otuken.com.tr

Tel: 0 212 251 03 50 (12)
Tel: 0 543 425 75 17


HABER

Cem Sökmen’in kitabı yayınlandı: Aydınların İletişim Ortamı Olarak Eski İstanbul Kahvehaneleri

Yazar-editör Cem Sökmen’in yüksek lisans tezi Kahvehaneler kitap olarak neşredildi. Ötüken Neşriyat tarafından yayınlanan eser, kahvehaneler konusuna yeni bakış açıları getiriyor.


Elinizdeki bu kitap 2010 yılında İstanbul Üniversitesi’nde “Aydınların İletişim Ortamı Olarak Eski İstanbul Kahvehaneleri” adıyla hazırlanmış yüksek lisans tezinin bazı değişiklikler ve eklerle düzenlenmiş halidir.

Bu çalışmanın arka planında İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesine başladığım 1997 yılından bu yana özellikle “tarihi yarımada” içinde havasını soluduğum kültürel ortamlar var.

Bu ortamlardan biri Türk Edebiyatı Vakfıydı. Ahmet Kabaklı ölümünden birkaç ay evvelki bir Çarşamba sohbetinde konuşmacıyı takdim ederken, “Eğer sunduğu kültürel imkânlar layıkıyla değerlendirilirse, İstanbul’da üniversite okumak iki üniversite okumaya bedeldir” demişti.
Geçen zaman içinde kütüphaneler, yayınevleri, dergi idarehaneleri, sahaf dükkânları, vakıflar, dernekler, kültür merkezleri ve 90’lardan sonra tarihi mekânların içinde kurulmuş yeni kahvehanelerin ördüğü entelektüel ağ, o cümlenin karşılığını bulmamı sağladı.

Atatürk Kitaplığı’ndan, Tarık Zafer Tunaya’ya, Kültür Ocağı Vakfı’ndan Kubbealtı’na, Türk Edebiyatı Vakfı’ndan, Türk Ocağı’na, Bilim Sanat Vakfı’ndan -belki de İletişim Fakültesi’nden daha çok uğradığım- Beyazıt Kütüphanesi’ne kadar bütün bu kültür mahfillerinde; aydınları, romancıları, şairleri, akademisyenleri, araştırmacıları, gazetecileri tanıdım.

Bu ortamlarda dinleyip öğrendiklerimizi, yine bu ortamlarda tanışıp dost olduğumuz arkadaşlarla, birlikte oluşturduğumuz kitap okuma gruplarıyla, Yazarlar Birliği, İlesam, Erenler Çay Bahçesi, İkram (Lale) Bahçesi gibi mekânlarda konuştuk, tartıştık.

Bu çalışma, dikkatlerin üretilenden çok tüketilene çevrildiği, “kişisel olmayan yaşantı”nın kaybolmaya yüz tutuğu, entelektüel merak ve bilincin “lifestyle” karşısında gerilediği bir atmosferde yaşananla kaybedileni karşılaştırma düşüncesiyle ortaya çıktı…


“Gerçekten o devirde kahve akademinin, meslek cemiyetinin, kulübün, salonun, fikir ve sanat meclisinin bütün vazifelerini küçük tahta masalarının etrafında elinden geldiği kadar yapıyordu. O zaman anladım ki, biz bir kahve milletiyiz. Köyde kahve, mahallede kahve, mektebin önünde, cezvesinde bütün milli ve dini şuuru pişiren, ibriğinde kolektif vicdanı demlendiren, tezgahın dibinde halkı ve münevveri birbirine kenetleyen, iptidai olduğu için basit, fakat ananesi olduğu için derin ve canlı, tek ve tam bir cemiyet mihrakıdır.”
PEYAMİ SAFA

“Kıraathaneye gitmemiş bir üniversitelinin tahsilini yarım sayarım. Bu dekansız, doçentsiz, bütçesiz, fakültesiz tamamen muhtar üniversitelerin tavla şakırtıları arasında; gören bir göz, işiten bir kulak bir memleketin insanlarının nabzını tutabilir; o nabız hızlı mı atıyor, yavaş mı atıyor, yoksa ‘in­ter­mittance’ mı var, doktor olmaya pek hacet kalmadan müşahadelerini yapar.” SAİT FAİK
“İnsanlar bugün toplu halde yaşamaktan ve birbirleriyle ilişki kurmaktan eskiden olduğu kadar zevk almıyor. Yaşamlarını daha çok ‘özel’ olarak sürdürmek istiyorlar. Her şeyi özel bir etkinlik olarak görmekten yanalar. Dostlarıyla görüşmek için partiler veriyorlar. İlişkilerini kahvelerin normalliği içinde yaşamaktan kaçınıyorlar. Böyle olunca da politize olmaları, ekonomiyle, toplumsallıkla iç içe geçmeleri güçleşiyor. Buna karşılık da çok hızlı bir şekilde yaşanıyor ve tükeniyor ilişkiler…”
GERARD GEORGE LEMAİRE

“Yıllardan sonra Aka Gündüz’le hep tesadüfe borçlu olduğumuz konuşmalarımız başladı ve otuz seneden fazla devam etti. Babıali’de kitapçılar, Meserret Kahvesi, Beyoğlu’nda Raşit Rıza’nın Bizim lokantası, Degustasyon, Ankara’da Bilal’in kütüphanesi, Karpiç’in dış salonundaki meşhur köşe… Asıl edebiyat tarihini yapan, fakat onun içinde yer almayan toplantılar ve zapta geçmemiş konuşmalar”
Peyami Safa (Aka Gündüz’ün ardından yazdığı yazıdan)

*
“Bir vilayete İstanbul’dan bir vali geldiği zaman ilk 10-15 gün içerisinde oranın halkından, yerlilerden kendi etrafında gayet kuvvetli bir kültür çevresi topluyordu ve bunlarla birlikte orası için gerçekten bir meş’ale hizmeti görebiliyordu. Şimdi Anadolu’nun çeşitli kasabalarında yüzlerce mühendisimiz, kimyagerimiz şu veya bu teknik sahasında yetişmiş gayet iyi insanlarımız vardır ama bu şekilde bir kültür çevresi meydana getirebilecek kimselerimiz çok azdır, yok denecek kadar azdır.”
Erol Güngör
*

“Ben eskiden daha çok kitap okurdum, şimdi az okuyorum. Eskiden çok daha fazla sokakta dolaşırdım. Şimdi az dolaşıyorum. Eskiden muhakkak haftada bir defa, iki defa akşamları dışarıda yemek yerdim ve hiç değilse ona buna dil uzatarak, şunu bunu yaparak öfkemi çıkartırdım. Ama bu arada arkadaşlarımla birçok güzel şeyler konuşurduk. Şimdi bana gelenler azaldı. Ben de az yere gidiyorum. Böylece bizi ebleh görmek isteyenlerin ya da eblehleştirmek isteyenlerin; ya da, en azından, eblehleşme düzeyimize yaslanıp, bizi yalnızca edilgenleşmiş ‘client’ ile, izleyici, müşteri konumuna sokup, üstümüze de üç tane asma kilit takmak isteyenlerin ekmeğine yağ sürercesine eşe dosta gitmiyoruz. Gelen giden az oluyor. Eskiden iyi müzik dinlerdim. Şimdi dinleyemiyorum. Ama bu yalnızca benim tembelliğim ve gerilemem değil. Biraz içimizde acı yaratacak ama, insanın iyi müzik dinleyebilmesi, daha iyi bir dünyanın kurulabilmesi konusunda umudunun yoğunluğuna bağlı bence. Bu umut azaldığında iyi müzik fazla geliyor. Ne tarafa gittiğini bilmeyen bir duman gibi yaşıyoruz. Böyle yaşıyoruz ve bunu biraz fazla benimsedik gibi geliyor.”
Ünsal Oskay

*
“Kendi içine kapanmış her insan, bütün öteki insanların kaderine ilgisiz bir yabancı gibi davranır. O insan için tüm insan türü, çocukları ve yakın arkadaşlarından oluşur. Hemşerileriyle ilişkilerine gelince, aralarına katılır ama onları görmez; dokunur ama onları hissetmez; yalnız kendi başına ve kendisi için vardır. Ve bu şartlarda kafasında bir aile mefhumu kalmışsa bile artık bir toplum mefhumu yoktur.”

Alexis de Tocqueville (Richard Sennett, Kamusal İnsanın Çöküşü, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 3.bs. 2010.)

*

“1980’lerde şehirde yabancıları buluşturan mekânlar, farklı sınıflardan insanların rastlaşabileceği zeminler neredeyse bütünüyle ortadan kalktı. Etnik temellere dayalı geleneksel mahallelerin yerini sınıfsal temellere dayalı mahalleler alması gerçi yeni değil; zengin, ortahalli ve yoksulların oturduğu semtlerin birbirinden ayrışmasının tarihi çok eskiye uzanıyor. 80’lerin farkı zengin ve yoksul mahallelerini birbirinden tümüyle ayırması olduğu kadar, farklı sınıflardan insanların rastlaşabileceği, ilişki kurabileceği ortak mekânları da hemen hemen tümüyle ortadan kaldırması. Artık yalnızca semtler değil, zengin ve yoksulların alışveriş merkezleri, eğlence yerleri, iş muhitleri de birbirinden ayrışmış durumda. İstanbul Festivali’ne gidenlerle Gülhane Festivali’ne gidenler, Fame City’ye gidenlerle Luna Park’a gidenler, Beşiktaş Pazarı’ndan ya da Mahmut­pa­şa’dan alışveriş edenlerle Galleria’dan edenler, ya da Galleria’dan edenlerle vitrinleri seyredenler, bu yeni kamu içinde bir daha hiç rastlaşmayacak. Şehrin birçok bölgesi, çoktan yoksullara terk edildi. Zenginler ise yoksulların görüntüsüyle bile karşılaşmayacakları yerlere, şehir içindeki ‘özel’ şehirlere sitelere çekildiler.”
Nurdan Gür

Bir önceki yazımda « makalem ilgini çekebilir. Okumak istermisin ?
yorum yok
156 okuma
22 Aralık, 2017
eLiSs
eLiSs

Site web editörü olan admin makale yazarlığı yapar. Site web editörü olan admin makale yazarlığı yapar. Site web editörü olan admin.


ETİKETLER :

Yorumlar



Bir Yorum Yazmak İstermisiniz ?